Risale-i Nur
Eserler

Hem sen kat‘iyen bil ki: Resûl-ü Ekrem AlNesileyhissalâtü Vesse­lâm’ın iki âlNesili var. Biri, nesebîSoya âit âlNesilidir. Biri de şahs-ı ma‘nevî-i nûrânîsinin risâlet noktasında âlNesili var. Bu ikinci âlNesilde sen kat‘iyen dâhil olmaklığınla beraber, birinci âlNesilde dahi delilsiz bir kanâatim var ki; ceddinin imzası sebebsiz değildir.

Azîz kardeşim, senin ikinci suâlin hulâsası: Muhyiddîn-i Arabî demiş: “Ruhun mahlûkıyeti, inkişâfından ibârettir.” O suâl ile, benim gibi zayıf bir bîçâreyi, Muhyiddîn-i Arab gibi müdhiş bir hârika-i hakîkate ve bir dâhiye-i ilm-i esrâra karşı mübârezeMeydana çıkmaye mecbûr ediyorsun. Fakat madem nusûs-Kur’ân ve hadîsin açık hükümleriu Kur’âna istinâden bahse girişeceğim; ben sinek dahi olsam, o kartaldan daha yüksek uçabilirim. Belki Muhyiddin alNesildatmaz, fakat alNesildanır. HâdîHidâyete erendir, fakat her kitabında mühdîHidâyete vesîle olan olamıyor. Gördüğü doğrudur, fakat hakîkat değildir. Yirmidokuzuncu Söz’de, ruh bahsinde, medâr-ı suâliniz olan o hakîkat îzâh edilmiştir.

Evet ruh, mâhiyeti i‘tibâriyle bir kānûn-u emrîEmir âleminden gelen kanundir. Fakat vücûd-u hâricîAllah’ın irâde ve kudretiyle varlığa çıkma   giydirilmiş bir nâmûs-u zîhayatHayat sâhibi kanuntır ve vücûd-u hâricîAllah’ın irâde ve kudretiyle varlığa çıkma   sâhibi bir kanundur. Hazret-i Muhyiddîn, yalnız mâhiyeti noktasında düşünmüştür. Vahdetü’l-vücûd meşrebince, eşyânın vücûdunu hayâl görüyor. O zât, hârika keşfiyâtıyla ve müşâhedâtıyla ve mühim bir meşreb sâhibi ve müstakil bir meslek ihtiyâr ettiğinden, bilmecbûriye, zayıf te’vîlâtYorumlamalarıyla, tekellüfZorlanmalü bir sûrette, bazı âyâtı meşrebine ve meşhûdâtGörülenlerına tatbîk ediyor, âyâtın sarâhatini incitiyor. Sâir risâlelerde cadde-i müstakîme-i Kur’âniye ve minhâc-ı kavîm-Dosdoğru yoli Ehl-i Sünnet beyân edilmiştir. O zât-ı kudsînin kendine mahsûs bir makamı var; hem makbûlîndendir. Fakat mîzânsız keşfiyâtında hududları çiğnemiş ve cumhûr-u muhakkikîne çok mes’elelerde muhâlefet etmiş. İşte bu sır içindir ki, o kadar yüksek ve hârika bir kutub ve bir ferîd-i devrân olduğu halde, kendine mahsûs tarîkati gāyet kısacık, Sadreddîn-i Konevî’ye münhasır kalıyor gibidir ve âsârından da istikametkârâne istifâde nâdir oluyor. Hatta çok muhakkikîn-i asfiyâ, o kıymetdar âsârını mütâlaa etmeye revâc göstermiyorlar; hatta bazıları men‘ ediyorlar. Hazret-i Muhyiddîn’in meşrebiyle ehl-i tahkîkin meşrebinin mâbeynindeki esaslı farkı ve onların me’hazKaynak lerini göstermek, çok uzun tedkîkāta ve çok yüksek ve geniş nazarlara muhtaçtır. Evet, fark o kadar dakîk ve derin; ve me’hazKaynak  o kadar yüksek ve geniştir ki, Hazret-i Muhyiddîn hatâsından muâhezeSorgulama edilmemiş, makbûl olarak kalmış.